SÜNNİ MEZHEPLER

SÜNNİ MEZHEPLER

Sünni mezhepler, inanç yönünden iki din alimini temel almışlardır. Bunlardan ilki, 935 dolaylarında Bağdat'ta ölen Ebül Hasan Aliyyül Eşari'dir. Önce akla değer veren Mutezili çizgisinde olan Eşari, daha sonra aklı dışlayıp nakli öne çıkartmıştır. Şafilik ve Malikilik onun fikir çizgisinde oluşmuştur.

Semerkand'ın Matürid Köyün'de doğup 944'te burada vefat eden Ebu Mansur Muhammed bin Muhammed'in (Matüridi) fikri ise Hanefilik'te kılavuz alınmıştır. Bu okul, akla daha fazla değer vermiştir. Bunlar, o dönemdeki yüzlerce alimden biridirler.

Sünni Mezhepler, çok daha sonra kurucuları olan alimlerin adı ile anılır olmuşlardır. Aslında bu alimler de yeni bir mezhep kurmak amacıyla yola çıkmış değillerdi. Onlar gelişen durumlar, ihtiyaçlar, genişleyen ve buna bağlı olarak değişen coğrafya nedeniyle İslam dinini zamana göre yorumlamaya çalışıyorlardı. Bu yorumlama, mezhep akımı olarak daha sonra keskin hatlarla birbirlerinden ayrıldı.

Sünnilikte zamanında birçok mezhep varken bunlar giderek azaldılar. Bu gün 4 okul ve buna bağlı olarak 4 mezhep kaldı. Bu mezhepler şunlardır:


HANEFİLİK: Kurucusu, İmam-ı Azam diye anılan Kufe doğumlu Ebu Hanife Numan bin Sabit'tir. Kendisi, zamanında Alevilerin 12 imamlarından 5. İmam Muhammedül Bakır ve 6. İmam Caferüs Sadık'tan faydalanmıştır.

Tarih, onun, yaşamıyla çok kuvvetli bir Ehlibeyt yandaşı olduğunu gösteriyor. Ebu Hanife, Emevilere karşı tavır takındı ve hilafetin Ehlibeyt'e ait olduğunu söyledi. Abbasiler 750'de yönetime gelince onlara biat etti ama zulümlerini görünce tavır takındı. O, İmam Hasan'ın oğlunun oğlu Muhammet'in Abbasilere karşı isyan edip Ehlibeyt adına hilafete el koyabileceği yolunda fetva bile verdi. Muhammet ve kardeşi İbrahim, Abbasi Halifesi Mansur tarafından şehit edildi. Mansur, Ebu Hanife'yi kontrol ve denemek için ona Bağdat kadılığını teklif etti. Ebu Hanife, bu kanlı padişahın zulmüne ortak olmamak için teklifi geri çevirdi. Bunun üzerine Mansur onu Bağdat'ta zindana attırdı. Başına ilk gün 10 kamçı vurdurttu. Bu kamçı her gün 10 artacaktı. Kamçı sayısı 110'a çıkınca Ebu Hanife hastalandı ve 767 yılında şehit oldu.

İnançta, düşüncede tam bir Ehlibeyt yandaşı olan Ebu Hanife'den çok onun öğrencileri tarafından (Örneğin 798'de ölen Ebu Yusuf ile 805'te ölen Ebu Abdullah) geliştirilen yönetim yanlısı okul, daha sonraları Hanefilik olarak anılmaya başladı.

Müslüman nüfusun önemli bölümünü oluşturan Hanefiler gerçek imamlarının Ehlibeyt için ne büyük işkenceler çektiğini bilseler idi acaba ilkin Ehlibeyt'e yönelmezler miydi?

Ne yazık ki İslam dünyasının oluştuğu süreçte, hatta mezheplerin doğduğu zaman diliminde halkın yüzde 90'ı okuma yazma bilmiyordu. İslam dini diye yöneticiler ne anlatıyorlarsa halk onu kabul ediyordu.

Örneğin, Sıffın'da Hazreti Ali ordusuna karşı savaşan Şamlı bir asker, çok öfkeli imiş. Onu durdurup bu Ali düşmanlığının sebebini sormuşlar. Asker, “Sizin halifeniz müslümanlığın şartını yerine getirmiyor, namaz kılmıyor!” demiş.

Böyle bir ortamda Peygamberin gerçek yolunun yerini padişahların çıkarlarını koruyan siyasal dini ideolojinin alması kaçınılmazdı. Emeviler, işte bunu yaptılar: Müslümanlığın yerine yönetim ideolojisini koyup bunu da güçlülere sağladıkları mal, para ve mevki imkanları ile desteklediler. Arap örfü, geleneği ve kabilecilik, insanların zengin olma arzularıyla birleştirildi ve böylece emperyalist bir İslam anlayışı yaratıldı. Yağma üzerine kurulan bu sisteme kısaca Arabizm denilebilir. Arabizmde, zorbalık, dinin yerine geçti ve Ehlibeyt yolu ezildi.

Bu ortamda oluşan mezheplerden Ehlibeyt yoluna en yakını Hanefilik idi. Hanefilik, Türkler arasında kuvvetle yayılmıştır. Araplar ve Farslar arasında da taraftarı vardır. Afrika'da ise yayılamamıştır.


MALİKİLİK: Kurucusu Malik bin Enes 712'de Medine'de doğmuştur. İmam Cafer’üs Sadık’tan da ders alan Malik 796'da ölmüştür. Bugün azınlık halinde Mısır, Tunus, Sudan ve bazı Afrika ülkelerinde azınlık olarak Malikiler bulunmaktadır.

ŞAFİİLİK: Bu mezhep Haşimi soyundan Muhammed bin İdris-i Şafii tarafından kurulmuştur. 767-820 tarihleri arasında yaşayan Şafii de zamanında Şii yandaşı olmakla suçlanıp hapse atılmıştır. Mısır'da, Doğu Anadolu'da, Kafkasya, Filipinler, Seylan, Endonezya Adaları'nda, azınlık halinde İran'da Şafiiler yaşamaktadır.

HANBELİLİK: Kurucusu Ahmed bin Hambel 780'de Bağdat'ta doğdu ve 858'de öldü. Bu mezhepten olanlar her çeşit yeniliğe bidat diyorlar ve karşı çıkıyorlar. Mezar ziyaretini bile günah sayan bu zihniyet, Harici isyan anlayışı ile birleşmiş ve Suudi Arabistan'da Vehhabilik olarak hortlamıştır.

Mezhep Kurucusu Ahmet bin Hambel, Müsned adlı kitabında Ehlibeyt'e ve Hazreti Ali'ye ilişkin onları yücelten Hadisler aktarırken ve Ali hakkında ayrıca Menakıp adlı bir kitap yazmış iken, bu mezhebin yandaşları Muaviye'ye hatta onun oğlu katil Yezid’e bile özel ilgi ve sevgi gösterirler.

Hanbelilik ile Vehhabiliği aynı sayarsak, bu mezhebin azınlık olarak yaşadığını ama bugün Arabistan ile İslami çatışmaların şiddetlendiği bölgelerde egemen hale gelmeye başladığını anlarız.

Bugün 4 hak mezhep diye gösterilen mezheplerin kurucuları ile dinin kurucusu Hazreti Muhammet arasında herhangi bir zamansal veya manevi bağ mevcut değildir.

Halbuki Ehlibeyt ile Peygamber bizzat ilintilidir ve onun başıdır.

Peygamber, mezheplerle ilgili herhangi bir önderlik görevini işaret etmemiştir.

Halbuki İslam ümmetinin önderinin, kılavuzunun Ehlibeyt olduğunu defalarca söylemiştir.

Durum sadece peygamber'in sözleri ile sınırlı değildir. Ehlibeyt'in üstünlüğü, Peygamber'in kişiliği ile aynı olduğu, onun temiz ve masum olduğu yine Kuran'ın işareti ile İslam'a teslim olmuş insanlara söylenmiştir.

Bunun kanıtları apaaçık ortada iken, Müslüman olduğunu söyleyen bir kişinin sonradan çıkan mezheplere uymak yerine Ehlibeyt yoluna uyması en doğal seçim olmalı idi.

Ne yazık ki ya çıkar, ya eğitimsizlik, ya baskı sonucu kitleler Ehlibeyt yolundan (Doğru İnanç Yolu) ayrılarak bölük bölük olmuşlar, birbirlerine düşmüşler, birbirlerini kırmışlar, ve bu yüzden de İslam dünyası gerileyerek sömürgeleşmiştir.

<!--[if !vml]-->Alıntı ile Cevapla<!--[endif]-->

Ehlibeyt, sonradan uydurulmuş bir kavram değildir. Hazreti Ali'nin torunu 4. İmam Zeynelabidin şöyle diyor: “Bazı kimseler hakkımızı vermekten geri kaldılar. Kuran'ın imalı ayetlerini tevil ederek kendi fikir ve görüşlerini benimsediler. Oysa, Cenab-ı Allah, 'Kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşerek türlü yollara sapanlar gibi olmayın' diye buyuruyor. Ehlibeyt'i; Kuran'da sevgileri farz kılınmış, mübarek ağacın dalları, Cenab-ı Allah'ın her türlü günah ve kötülüklerden uzak tutarak tertemiz bıraktığı kimseler olarak görmüyor musunuz?” (El Münacaat, s.20)

İmam Zeynelabidin'in bu tespiti bizzat Peygamberimizin hayatında yaptığı uyarılara, çağrılara dayanıyordu.

Yüce Peygamber Ehlibeyt'e verdiği önemi şu sözü ile göstermişti: “Ey İnsanlar! Size bıraktıklarımı benimserseniz, hiçbir zaman doğru yoldan sapmazsınız. Bunlar, Allah'ın kitabı ve Ehlibeyt'imdir.” (Bu hadisin doğruluğunu Sünni hadisçiler de kabul eder.)

Aynı uyarıyı peygamberimiz değişik yerlerde, değişik sözcüklerle ama aynı anlama gelecek biçimde tekrarlamıştır. Bütün “sahih”lerde yer alan bu uyarının bir şekli de şudur: “Size bıraktıklarıma bağlanırsanız benden sonra hiçbir zaman sapıklığa düşmezsiniz. Bunlar gökten yere ip gibi uzanmış Allah'ın kitabı (Kuran) ve Ehlibeyt'imdir. Bunlar Cennet'teki havuzumdan içmek için bana gelinceye değin birbirlerinden ayrılmazlar.”

Peygamberimiz son haccını (Veda Haccı) yaptıktan sonra dönerken Gadiru Humm denilen vahaya gelir ve orada mola verir. Bütün hacıları toplatır; kendisine ağaç dallarından bir kürsü yaptırır ve üstüne çıkar. Sayıları yüz bin tahmin edilen insanlara şöyle seslenir: “Ey inananlar! Size Havuz'un başına (Cennet'e) ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacak iki değeri biçilmez nesne bırakıyorum. Bunlar, Allah'ın kitabı ve Ehlibeyt'imdir.”

Peygamber bundan sonra Hazreti Ali'yi yanına çağırır ve şöyle der: “Benim Mevla'm Cenab-ı Allah'tır; ben de bütün müminlerin mevlasıyım.”

Peygamberimiz bundan sonra Ali'nin elini tutup kaldırır ve şöyle devam eder: “Ben kimin mevlası isem bu da onun mevlasıdır. Allahım! Ona dost olana dost ol, düşman olana düşman ol!”

Peygamberimiz, bu anlamdaki uyarılarını, emirlerini Gadiru Humm'dan başka bir kez Taif'ten dönerken, bir kez Medine'de minberde, bir kez de hasta iken, odanın sahabilerle dolu olduğu sırada dile getirmiştir.

Bu hadisin değişik zamanlarda, değişik yerlerde dile getirilmesi Kuran'ın ve Ehlibeyt'in Müslümanlar için çok önemli olduğunu göstermektir.

Peygamberin bu konuyu ikide bir dile getirmesi, ümmetin çıkar çatışması veya kabilecilik yüzünden doğru yoldan ayrılabileceğini hissetmiş olmasından kaynaklanıyordu. Yine ileride doğabilecek anlaşmazlıkların hangi yolla çözülebileceğine burada bir işaret vardı. Peygamber, Müslümanlara, “İslam'ı yaşamak ve doğan sorunlarınızı çözmek için Kuran ve Ehlibeyt temel kılavuzdur” diyordu. Bütün önemli Sünni kaynaklarda yer alan Kuran ile Ehlibeyt'in bir tutulduğu bu değerlendirme, iki açıdan öğreticidir:

Kuran, genel kılavuzdur. Ama Kuran'ın yorumlanması ve doğru anlatılması için onu gerçekten kavramış önderlere ihtiyaç vardır. İşte o önderler de Ehlibeyt'tir. Daha Peygamber zamanında bile ayetleri kendilerince yorumlayan, çarpıtan hatta onun benzerini yazmaya kalkışanlar vardı. (Emeviler döneminde kendisini Emirelmüminin yapan Mervan ve babası El Hakem'in Mekke'den sürgün edilmesinin sebebi Kuran ayetlerinin benzerlerini söylemeye kalkışmaları ve söylediklerini de iddia etmeleridir.)

Kuran'ın saptırılmadan yorumlanması ve Peygamberin anladığı, anlattığı gibi aktarılması çok önemli idi. İşte bu görev de ancak “Konuşan Kuran” kabul edilen Hazreti Ali tarafından yapılabilirdi.

Bu yüzden Ehlibeyt, bir kandaşlıktan çok bir ilimdeşlik olarak belirginleşmiştir. Ehlibeytin ilimde üstünlüğünü Peygamber birçok defa dile getirmişti. Derler ki: “Ehlibeyt'e bir şey öğretmeye kalkışmayın; zira onlar sizden daha bilgilidirler.”

Yine çok ünlü bir hadis: “Ben ilmin şehriyim Ali ise o şehrin kapısıdır; ilmi isteyen kapıya gelsin”

Ehlibeyt ile Kuran'ı bir arada gösteren SAKALEYN Hadisi olarak bilinen bu hadisi bütün sünni muhaddisler mütevatiren nakletmişlerdir.

Peygamberimiz, her Müslümanın birinci görevinin Ehlibeyt'e bağlanmak olduğunu açıkça söylemiştir. Bu hadislerden birisi şudur: Ehlibeyt'imin aranızdaki misali, Nuh'un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur, binmeyen ise batar.”

Yine: “Ehlibeyt'imin içinizdeki misali, İsrailoğullarının Hitta Kapısı gibidir. O kapıdan girenin Allah günahlarını affeder”

Yine: Yıldızlar, yeryüzündeki insanların yitmemesi için bir kılavuzdur; benim Ehlibeyt'im ise ümmetimin ihtilafa düşmemesi için kılavuzdur. Herhangi bir Arap kabilesi onlara karşı çıkarsa Şeytan'ın mezhebinden sayılır.”

İbn Abbas'tan aktarılan bir hadis: “Resulullah dedi ki: Her kim benim gibi yaşamak ve benim gibi ölüp Cennet'e gitmek istiyorsa, benden sonra Ali'nin velayetini kabul etsin ve Ehlibeyt'imin yolundan gitsin. Onlar benim mayamdan doğdular ve benim ilmime sahip oldular. Allah'ın azabı, onları yalancı çıkaranlara ve benden ayırmak isteyenlere yağacaktır; Allah böylelerine şefaatimi nasip etmesin”

Yine şu hadis: “Her kim, benim gibi yaşamak, benim gibi ölüp Rabbimin bana vaat ettiği Cennet’e gitmek istiyorsa, Ali'ye dost olsun; ondan sonra da soyunu dost edinsin; onlar sizi hiçbir zaman hidayet kapısından çıkartıp sapıklık kapısına götürmezler.”

<!--[if !vml]-->Alıntı ile Cevapla<!--[endif]-->

Yukarıdaki hadisin değişik biçimleri vardır.

Yine şu: “Bana her inanan ve iman eden kişiye Ali ile dost olmasını öneriyorum. Ona kim dost olursa bana dost olur; onu seven beni sevmiş olur; beni seven de Allah'ı sevmiş olur. Ondan nefret eden benden nefret etmiş; benden nefret eden de Allah'tan nefret etmiş olur.”
Yine: “Ehlibeyt'imin aranızdaki yeri; vücudunuzdaki baş, başınızdaki yeri de gözleriniz olsun. Elbetteki baş ancak gözlerin yoluyla yolunu tayin eder.”


Yine: “Biz Ehlibeyt'in sevgisini kuşanın. Allah huzuruna bizi severek çıkan kimse, bizim şefaatimizle Cennete gider. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki; bizim hakkımızı tanımadıktan sonra, hiçbir kulun ameli kendisine fayda sağlamayacaktır.”

Yine: “Muhammed'in soyunu (Ehlibeyt'i) tanımak, Cehennem'den kurtuluştur. Muhammed'in soyunu sevmek ise Sırat Köprüsü'nden geçmektir. Muhammet soyuna sadık olmak da azaptan korunmaktır.”

Yine: “Kıyamet günü, kuldan dört şey sorulur: Ömrünü nasıl bitirdi, vücudunu nasıl eskitti, nereden kazandı ve nereye harcadı ve biz Ehlibeyt'i sevip sevmediği...”

Yine: “Bir şahıs Beytülharam'da devamlı oruç tutup namaz kılsa bile, Muhammet soyuna (Ehlibeyt'e) kin duyduğu takdirde mutlaka Cehennem'e gidecektir.”

Yine: “Muhammet soyunu severek ölen, şehit sayılır; günahları bağışlanır; tövbekar olarak ölmüş olur. Muhammet soyunu severek öleni, ölüm meleği Cennet'le müjdeler. (...) Muhammet soyuna kin besleyerek ölenin ise, kıyamet günü alnında, 'Allah'ın rahmetinden ümidini kes' yazılı olduğu görülür.”

Peygamber bir hutbesinde der ki: “Ey insanlar! Fazilet, velayet ve şeref Resullallah ve soyuna özgüdür; sakın batıl yollara sapmayın.” (s. 22 vd...)

<!--[if !vml]-->Alıntı ile Cevapla<!--[endif]-->

Namazın TanıklığıHiç kuşkusuz ki bugün 4 mezhep diye öne çıkartılan yolların kurucuları da Ehlibeyt'in İslam içindeki önemini, vazgeçilmezliğini biliyorlardı. Onlar, bu gerçeği eserlerinde ya doğrudan ya da dolaylı olarak dile getirdiler. Ebu Hanife, Ehlibeyt yoluna bağlılığı yüzünden canını verdi. İmam Şafii bir şiirinde şöyle diyor: “Ey Peygamber'in Ehlibeyt'i... Cenabı Allah sizin sevginizi Kuran ile indirerek farz kılmıştır. Size bu şan ve erdem elbette yeter. Size salavat getirmeyenin salatı (namazı) batıl sayılır.”

Namazın olmazsa olmaz şartı, peygambere ve ve Ehlibeyt'e (Al-i Muhammet'e) salavat getirmektir.

Namazda Ehlibeyt'e yönelik selamlama kısaca şöyledir:

“Allahümme salli ala Muhammet ve ala al-i Muhammet!”

(Allah'ın selamı (kutsaması) Muhammet'e ve ailesine (Ehlibeyt'ine) olsun.)

Sünni Müslümanlar, günde 5 kez Ehlibeyt'i böyle ululamaktadırlar. Kısacası, Ehlibeyt sevgisi, saygısı namazın bir parçası haline getirilerek bütün müslümanlar için olmazsa olmaz bir kural halinde sunulmuştur. Bu haliyle de bütün Sünniler Alevi olmaktadırlar. 4 mezhep mensupları, Alevilerin bu sevgiyi kılavuz aldıklarını anladıkları zaman, araya tarihin ördüğü kalın ve yanlış duvar kendiliğinden yıkılacak, Hak ortaya çıkacaktır.

 

Kuran Tanıktır

Şafii mezhebinin kurucusu sayılan alim İmam Şafii'nin daha önce aktardığımız şiirinde, Ehlibeyt'e, “Cenabı Allah sizi sevmeyi Kuran'da şart koşmuştur.” derken Kuran'ın hükmüne bağlı kalıyordu.

Ehlibeyt'in ayrıcalığı, masumiyeti, üstünlüğü “Ahzab Suresi”nin 33. ayetinde gösterilmektedir. Bu ayetin ilk kısmı Mekki'dir (Yani Mekke'de inmiştir.). Ehlibeyt'e hitap eden kısım ise Medeni'dir (Medine döneminde gelmiştir) Başka surelerde ve ayetlerde de buna benzer pekçok durum vardır. Örneğin, Kuran'ın ilk ayetlerinden olması gereken ünlü bir ayet vardır ki akrabaları işaret etmektedir. Kuran'da bugün 26. Sure olarak bulunan bölümün 214. ayeti incelenirse gerçek ortaya çıkar. Bu ayet, diyor ki: “Ey Muhammet, önce en yakın akrabalarını dine çağır.”

Allah, burada, Hazreti Muhammet'e peygamberlik görevini vermiş ve onu görevini yapması için uyarmıştır. Demek ki bu ayetin geliş tarihi, 610 yılıdır. Fakat, Kuran'ın düzenlenmesinde bu tarihsel süreç dikkate alınmamıştır. Ne yazık ki Halife Osman zamanında Sabitoğlu Zeyd'e toplattırılan Kuran, bir ilkeye göre değil, rastgele toplattırılmıştır. Ayetler, yer ve zaman sırasına göre değil, o anki tespite göre yazılmış, böylece tarihsel sıralama karışmış, konular birbirinin içine girmiştir.

Aşağıda aktaracağımız ayet de bu durumdadır. 33. ayetin daha sonra gelen bölümü şöyledir: “Ey Peygamber'in Ehlibeyt'i! Allah sizden her türlü pisliği, suçu (kuşkuyu) gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.”

Ehlibeyt'in Alevilerdeki bir adı da Muhammet-Ali Soyu'dur. Bu soyun kutsalllığını dile getiren Kuran ayetleri çok fazladır.

Yalnız, yüce Allah, insanlar arasında kıskançlığa ve sonunda da çatışmalara yol açmamak için Kuran'da Ehlibeyt'in adını tek tek anmamıştır ama kimi zaman doğrudan, kimi zaman onların işlerinin üstünlüğünü işaret yoluyla Ehlibeyt'i Müslümanlara örnek göstermiştir.

Bu ayetlerin en açık ve en dikkat çekicilerinden birisi de “Şura Suresi”nin 23. ayetidir. Meveddet Ayeti olarak da bilinen bu ayet, bütün Müslümanları uyararak İslam'dan ne anlamak gerektiğini de gösteriyor. Ayet diyor ki:

“Bu Allah'ın inanan ve iyi işlerde bulunan kullarına müjdesidir: (Ey Muhammet) De ki: Sizden dünyalık bir şey (dünya malı) istemiyorum. İstediğim yalnızca Ehlibeytime sevgidir.”

İşte İmam Şafii bu Kuransal gerçeği dile getiriyordu

geniş kitleleri de Ehlibeyt karşıtı haline getirmişlerdir.

Bilindiği üzere, Peygamber Medine'ye hicretten sonra geçim sıkıntısına düşmüş, halk da ona mal vermek istemişti. Bu ayet, o sırada inerek, peygamberin halktan sadece yakınlarına sevgi istediğini dile getirmiştir.

Burada, Peygamber karşıtları, Ehlibeyt düşmanları, ayette sözü edilen yakınların diğer akrabalar veya eşler olduğunu ileri sürerek gerçeği küllemeye çalışabilirler. Ne yazık ki gerek Emeviler gerek Abbasiler zamanında dinini dünya malı karşılığında satanlar, Ehlibeyt'i böyle yozlaştırmışlar ve geniş kitleleri de Ehlibeyt karşıtı haline getirmişlerdir.

Halbuki gerek Kuran, gerek peygamberimizin sözleri ve davranışları, Ehlibeyt'in kendisi, kızı Fatıma, damadı Ali ve iki torunu olduğunu ortaya koymaktadır. Bunu açıklayan en somut ayetlerden birisi de “Mübahele Ayeti”dir. “Al-i İmran Suresi”nin (3. Sure) 61. ayeti bu durumu somutlaştırır.

Bu ayet Necran'daki Hıristiyanlar ile peygamber arasında çıkan bir tartışma üzerine inmiştir. Hıristiyanlar Kuran'da kendileri ve İsa Peygamber'le ilgili olarak söylenenlere karşı çıkmışlar ve cizye vermek istememişlerdi. Onlar, Peygamber'i yalancılıkla suçluyorlardı.

Bunun üzerine şu ayet indi: “(Ey Muhammet!) Sana, bilgi (vahiy) geldikten sonra gene seninle tartışmaya kalkışana artık de ki: Gelin; biz oğullarımızı, siz de oğullarınızı; biz kadınlarımızı, siz de kadınlarınızı; biz kendimizi (nefsimizi), siz de kendinizi çağıralım; sonra mübahelede bulunalım; artık Allah'ın lanetini yalancılara yönlendirelim.”

Peygamber, kendisine inanmayan Hıristiyanlara haber yollayarak onları yalancı kim ise lanetlemeye çağırdı. Bu lanetleşme önerisi üzerine Hırstiyan kesim, kuşkuya düştü. Dediler ki, eğer lanetleşmek için yanına kendi ailesini alırsa, demek ki doğru diyor, gidip laneti üzerimize çekmeyelim. Eğer başka birileri ile gelirse, gideriz, lanetleşiriz. Baktılar ki Peygamber yanına genç bir adam, bir kadın ve iki çocuk almış geliyor. Sordular ve öğrendiler ki bunlar, onun Ehlibeyt'im deyip sevdiği ailesidir, onun üzerine Hıristiyan rahipleri, Peygamber Muhammet ile Allah katında karşılaşmaktan çekinip kaçtılar.

Bu olayın içyüzüne ve Allah'ın Peygamber'e verdiği emre dikkat edince, Ehlibeyt'in kimler olduğunu, tanrısal emrin yerine getirilmesi sürecinde anlıyoruz. Allah, peygambere diyor ki: Ey Peygamber; sen, senin kendi nefsin gibi bildiğin o kişi, kadınlarınızı temsil eden o kadın, oğul yerine geçen o çocuklar gidin, onlarla lanetleşerek sınayın.

Burada şuna dikkat ediniz: Ayette, Allah, peygambere emrederken, “Biz kendimizi çağıralım, siz de kendinizi” derken, kendisi gibi bildiği birisi ile karşıdan ona eş birisini istetiyor. Burada, Peygamberin kendisi gibi gösterilen kişi Hazreti Ali'dir. Peygamber mübaheleye giderken kendisi gibi bildiği şahıs olarak Allah emri gereği onu yanına almıştır.

Özetle, Allah emri üzerine Peygamber yanına damadı Ali'yi, kızı Fatıma'yı ve torunları Hasan ile Hüseyin'i alarak Hıristiyanlarla lanetleşmeye gitmiştir. Yani, Peygamber, Allah'ın da işareti ve emri ile Ehlibeyt olarak bu insanları seçmiştir.

Kuran'a inanan, peygamberin sünnetine (davranışlarına) uyan bir Müslüman, Ehlibeyt olarak bu kutsal beşliyi kabul etmek, onları kılavuz almak zorundadır.

Na yazık ki Ehlibeyt'i katleden Emeviler bile Haşimilerle akrabalıklarını gerekçe göstererek Ehlibeyt'ten olma iddiasında bulunmuşlardır.

Bu iddiayı en ciddi biçimde ise Peygamberin amcası Abbas'ın soyundan gelenler savundular. Onlar, Emevilere karşı halkı örgütlerken kendilerinin de Ehlibeyt'ten olduğunu yayıp Ali evladına halkın yönelmesini engellemeye çalışmışlardır.

 

Kuran'da Ehlibeyt'i işaret eden dolaylı ayetlerden bir kaçı

Kuran'da Ehlibeyt'i işaret eden dolaylı ayetlerden birisi de “Enfal Suresi”nin (8. sure) 75. ayetidir. Bu ayet şöyle diyor: “Allah'ın takdirinde sabit olduğu üzere, bir kısım yakınlar, bir kısmından daha fazla velayete sahiptir.”

Velayet, velilik, peygamberlik hükmünün yürütülmesinde, dinin daha sonraki açıklanmasında yüklenilen önderliği anlatır. Bu anlamda gerçek velayet sahibi Hazreti Ali'dir. Ona bu yüzden Şah-ı Velayet (Velilerin şahı) denilmiştir.

Ayet, akrabalığın yetmediğini, Allah'ın takdiri ile bazı akrabaların velayetle yükümlendiğini dile getiriyor ki işte o akrabalar Ali-Fatıma, Hasan-Hüseyin'dir. Bu ayet Abbasilerin Ehlibeyt'ten olma iddialarını da çürütmektedir.

622 yılında Mekke ileri gelenleri Peygamber'i ortadan kaldırmaya karar verirler: Bunu öğrenen Peygamber, yatağına Hazreti Ali'yi yatırarak gizlice Medine'ye gider. “Bakara Suresi”nin (2. Sure) 207. ayeti bu konuyu anlatırken. Hazreti Ali'nin Allah yolunda hiç çekinmeden canını vermeye hazır gerçek bir önder olduğunu dile getirir. Ayet diyor ki: “İnsanların öylesi vardır ki Allah'ın rızasına kavuşmak için canını satar.”

“Ahzab Suresi”nin 25. ayeti Hazreti Ali'nin Hendek savaşı'ndaki kahramanlığını, yararlığını anlatmak üzere indirilmiştir. Allah diyor ki: “Allah kafirleri, hiddetleriyle şiddetleriyle def etti; hiçbir kazanç elde edemediler. Ve Allah savaş hususunda inananlara yetti. Gerçekten de Allah pek güçlü olandır, üstün bulunandır.”

Unutulmasın ki Hendek Savaşı sırasında Müslümanlar korkularından abdest yapmaya bile çıkamıyorlardı. Bunu Muattip bin Kuşayr o zamanda söylüyor. (Taberi, V. Cilt, s. 476)

Buna karşın Hazreti Ali ortaya çıkıp Müşriklerin en büyük savaşçısı Amr bin Abdivedd'i öldürünce Mekkeliler çekilmek zorunda kalmışlardı. Ayet, bu olayı anlatmaktadır.

“Nahl Suresi”nin (16. Sure) 42. ayeti de Ehlibeyt'i işaret eder. Hazreti Ali ile ilgili olarak indirilen sure şöyle der: “Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun artık.”


Zikir ehlinin Hazreti Ali olduğunda İslam düşünürleri karar kılmışlardır.

“Maide Suresi”nin (5. Sure) 55. ayeti de Ehlibeyt'i işaret eder. Mescitte namaz kılınırken bir dilenci gelmiş ve sadaka istemiştir. Kimse bir şey vermemiştir. Bu sırada secdede olan Ali, dilenciye parmağındaki yüzüğü işaret etmiş ve onu almasını belirtmiştir. Dilenci yüzüğü alıp gittikten sonra bu ayet bu olayı anlatmak üzere inmiştir. Allah burada diyor ki: “Sizin veliniz ancak Allah'tır ve resuldur ve iman edenlerdir ki, onlar, namaz kılarlar ve rüku halindeyken zekat verirler.”

“Tevbe Suresi”nin (9. Ayet) 119. ayetinin de Ali için indiği kabul edilmiştir. Ayette diyor ki: “Ey inananlar, Allah'tan çekinin ve gerçeklerle beraber olun.” Burda, gerçekle anlatılanın Hazreti Ali olduğu kabul edilmiştir.

Ehlibeyt yoksul biçimde yaşamıştı. Ali ailesi üç gün üst üste yiyeceğini gelen bir dilenciye, bir öksüze ve bir esire vermek zorunda kalmıştı. “İnsan Suresi”nin (76. Sure) 8. Ayeti bu olayı işaret etmek ve örneklemek üzere inmiştir. Ayet diyor ki:


“Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceklerini yoksula, öksüze ve esire verirler.”

Allah Bizi Eh-i Beyt as Yolundan Ayırmasın

 

Yorum Yaz