MELİKŞAH'IN ŞİA OLMASI

TAKDIM

        Şimdi size tarihte yaşamış bir büyük kahramandan ve onun Ehlibeyti'ni oluşturan kahramanlar zincirinden bahsedeceğim. Lakin tarih beni yalanlayacak. Çünkü tarih genellikle nurlu Ehlibeyt zincirinin halkalarını oluşturan, çağlanın hakikat ölçülerini katledenler tarafından kaleme alınmıştır. Tarih yazanlar tarih yapanlara sadık kalma- mışlardır. Bir dehanın dediği gibi, "Tarih yazan, yapana sadık kalmalıdır. Eğer tarih yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikatler, inanılmaz bir mahiyete bürü- necektir. "

        Tarih yazıcıları da tarih yapan hakikat kahramanlarına değil, gücün, kuvvetin temsilcileri olan siyası otoritelere sadık kalarak, değişmez hakikatleri, nebileri, Rabbanileri, Ehlibeyt'i inanılmaz bir mahiyete bürümüşlerdir.

        Tarih yazıcılarının ve yazdırıcılarının bu hakikatlere ters düşüşleri, hakikatlere, tarihe ve insanlığa karşı en büyük ihanet olmuştur. Yeni çağların kitleleri ise tarihe ve insanlığa yapılan bu ihanetten habersiz; akın akın Ehlibeyt'ten uzaklaşarak bilinmezliğe doğru yol almışlardır. İslam mefhumunun en büyük payandası olan Ehli-beyt'in sökülmesi boşalan yerin uydurma bir tarihle sıvanmaya çalışılması, insanlık kitlelerini temelini oluşturamadıkları boşluklarla, cevapsızlıklarla dolu, birbiriyle uyuşmayan hükümlerin uçuştuğu, bilinmezliklere ve bunalımlara çözüm bulamayan inanç sistemleri içerisine itmiştir. insanlığa din adı altında dinin en büyük temeli olan Ehlibeyt'ten mahrum bir hilkat garibesi takdim edilmiştir.

        Ey insanlık! Ey tarih! Sizi hakikate davet ediyorum. Gelin Allah Rasu1üne ve nurlu Ehlibeyt'ine sadık kalarak tarih şablonunu yeniden düzenleyelim. Hazırladığımız bu şablonla hakiki İslam'ı insanlığın kalbine işleyelim. Öz cevherimiz ve hakikat ölçülerimiz olan iki kaynağa, (sakaleyne); Kur'an ve Ehlibeyt'e dönelim. Kur'an'dan ve Ehlibeyt'ten iIhaml alarak, Asrın idrakine söyletelim İslam'ı.Bu kitap, Bağdat'ta bulunan Ehlisennet ve Caferi alimIerin tartışmasını içerir. Bu konferans, Abbasi halifesi Muktedi Billah'ın hilafetinin son döneminde, Selçuklu Sultanı Melikşah ve veziri Nizamülmülk tarafından düzenlendi. Bu konferansı, şair Ebu'l-Hayca Mukatil b.Atiyye b. Bekri el-Hicazi kaleme almıştır. Bu kitap, defalarca basılmıştır. Örneğin, i 994 yılında Ayetullah Mer'aşi Necefi'nin tevsiki ve talikiyle ve yine el-Belağ Müessesi tarafından Seyyid Murtaza Razavi'nin talikiyle Beyrut'ta basılmıştır.

                                     Kitapta Adı Geçen Şahıslar Hakkında

        Mukatil b. Atiyye

       
Ebu'l-Hayca Mukatil b. Atiyye b. Mukatil Bekrı el- Hicazı, Şibl'ud-Devle lakabıyla meşhurdur. Bağdat, Horasan ve birçok şehirlere sefer etmiştir. Gittiği yerlerin büyükleriyle görüşmüş, emirlerini medhetmiştir. Seferle- rinin birinde Selçuklu veziri Nizamülmülk'le karşılaşmış ve ona ilgi duymuş. Daha sonra onun kızıyla evlenmiştir. O birçok edebi şiirler söylemiştir. Allame Ebu'l-Kasım Zemahşeri ile mektuplaşmaları olmuştur. Horasanıda 486 hicri yılında muharrem ayının 12. gününde öldürülmüştür.!

        Melikşah

       
Selçuklu sultanı 1055-1092 yılları arasında yaşamış- tır. Alparslan'ın oğludur. Şehy zadeler arasında yaş olarak en küçük olmasına rağmen, babası tarafından daha kabi- , liyetli bulunduğu için tahta geçti. Tahtta bulunduğu yıllar içerisinde meydana gelen önemlİ olaylar:
* Suriye seferi ve Suriye'nin istila edilmesi (1085)
* Mısır, Hicaz, Yemen ve Aden'e sefer düzenlenerek, bu ülkeler imparatorluğa bağlandı. (1085)
* Ermenistanla sefer düzenlenmesi ve Ülke topraklarına katılması. (1085)
* Abbasi halifesi el-Kaim bi-Emrillah ile iyi ilişkiler kurmaya çaba etti.
---------

        1- Bkz. Vefeyat'ul-A'yan, cA, s.344; Şezerat'uz-Zeheb Fi Ahbar-i Men Zeheb, İbn-i İmad Hanbeli, e.3, s375.

        * Osmanlı imparatorluğunun kendine temel aldığı devlet düzenini geliştirmiştir. Gayr-i Müslim teba Müs- lümanlarla eşit haklara sahip olmuştur. Her inanca bağlı toplumlar inanç ve ibadetlerinde serbest bırakılmıştır.

        Vezir NizamüImüIk

       
Hasan b. Ali b. İshak, 19 yıl Alparslan'ın ve oğlu Melikşah'ın vezirliğini yaptı.
408 hicrı yılında Tus şehrinde doğdu. Küçük yaşta Kur'an'ı öğrendi. İlimle meşguloldu. Alparslan'ın tavsi- yesi üzeri he Melikşah'ın terbiyesini üstlendi. Bağdat, Nişabur ve başka şehirlerde Nizamiyye medreselerini kurdu. Genellikle meclisinde alimleri bulundurur, onlar- dan yararlanırdı. 485 hicrı yılında ramazan ayının onunda öldürüldü. 1
----------------

1- Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye, İbn-i Esir, c.12, s.140; el-Kamil Fi't- Tarih, c. 10, s.207; Vefeyat'ul-A'yan, c.2, s.128.

                                      YAZARIN ÖNSÖZÜ

        Bütün övgüler, Allah'a mahsustur. Alemlere rahmet olarak gönderilen, emin olan Muhammed Peygambere ve yine onun Ehlibeyti'ne ve ashabına selam olsun.
Bu kitap, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın isteği ve ünlü veziri, büyük alim Nizamülmülk'ün koordina- törlüğünde Ehlisünnet ve Caferı alimleri arasında gerçekleşen bir toplantının metnidir.

        Melikşah körü körüne ecdadını takip eden mutaassıp biri değildi. O bilime önem veren ve ilim adamlarını seven bir gençti. Elbette az da olsa, eğlenceyi ve avlanmayı seven birisiydi de. Veziri Nizamülmülk de çok iyi eğitim görmüş, fazilet sahibi, iradesi güçlü, hikmet üzere .hare- ket eden, mevkisinden aldığı gücü sadece Allah yolunda kullanan, bilgisi ve adaletiyle dünyaya nam salmış bir kişiydi. Çok sade yaşar, yoksullara yardımda bulunur, imanın, aklın ve bilginin ışığında sürekli gerçeği arardı. Bağdat'ta kurmuş olduğu Nizamiye Medresesi, İslarnı ilimIerin sistemleşip yayılmasında önemli roloynamıştır. O Ehlibeyt sevgisini esas kabul eden mutasavvıf bir cemaat yetiştirdi.


        1. Bölüm

                              KONFERANSA DOĞRU

        Bir gün Hüseyin b. Ali el-Alevi adında büyük bir Caferi alimi, bir iş için Melikşah'ın huzuruna çıkmıştı. Melikşah konuyu kendi veziri Nizamülmilık'le görüşmek için onun işini erteledi. Şeyh Hüseyin sultanın yanından ayrıldıktan sonra, orada bulunanlardan bazıları, arkasından alaylı sözler konuştular. Melikşah olayın farkına vardı ve oradakilere:

        - Onun hakkında neden bu şekilde konuşuyorsunuz?

         Orada bulunanlardan birisi:

       - Ey Melik, dedi. Onun, Allah'm gazap ve lanet ettitiği Cafernerden olduğunu bilmiyor musun?

        Melikşah şaşırmış bir ifadeyle:

        - Neden? dedi. O Müslüman değil mi?

        O şahıs:

        - Asla! O bir Caferi'dir.

        Melikşah:

         - Caferi ne demektir. Onlar Müslüman fırkalardan değiller mi?

         O kişi:

       - Elbette Müslüman değiller. Çünkü onlar Ebubekir, Ömer ve Osman'ın halifeliğini reddediyorlar. Sultan şaşırmıştı:

        - Üç halifeyi tanımayan Müslüman var mı?


        - Evet. İşte Caferiler.

        Melikşah:

        - Peki bu sahabelerin hilafetinİ kabul etmeyenıere neden halk Müslüman adını veriyorlar?

        O kişi:

        - İşte bu yüzden ben onların kafır olduklarını söy- ledim. Melikşah az bir süre düşünceye daldıktan sonra şöyle dedi:

        - Konunun açıklığa kavuşması içİn Vezir Nizamül- mülk'ü çağırtmam gerekir. (O önemli her konuda vezirİ- ne danışır ve ondan bilgi alırdı.)


                                            Melikşah'ın Veziriyle Konuşması


        Melikşah veziri Nizamülmülk'ü çağırttı ve ona:
    - Söyle bana, dedi. Caferiler, Şiiler Müslüman mıdırlar?

        Nizamülmülk:

        - Ehlisünnet alimleri bu konuda farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları onları Müslüman bilir, bazıları ise bilmez.

        Melikşah:

        - Onların nüfusu ne kadardır?

        Nizamülmülk:

         - Sayılarını tam olarak bilmiyorum; ancak yaklaşık olarak Müslümanların yarısını teşkil ettikleri söylenebilir.

       
        - O halde Müslümanların yarısı kafır mi?! Nizamülmülk:

        - Bazı ilim ehli onları kafır bilir; ancak şahsen ben onları tekfır etmem.

        Melikşah:

        - Ey Vezir! Konu hakkında daha detaylı bilgi edinmek için Caferi ve Sünni alimlerini burada toplayabilir misin?

        Vezir:

        -Doğrusu bu, zor bir iştir. Hükümetimize ve memleketimize yönelik zararlı sonuçlar doğuracağından endişeleniyorum.

        Melik:

        - Niçin?

        Vezir:

        - Çünkü, Cafer! ve Sünni meselesi hak ve batıl meselesi değildir. Bu öyle bir konudur ki bunu için kanlar
dökülmüş, nice Müslümanlar esir alınmış, kütüphaneler yakılmış ve savaşlar çıkmıştır.

        Genç Melik; hayretler içerisinde bir müddet düşündükten sonra:

        - Ey Vezir! Sen de biliyorsun ki yüce Allah bize geniş bir saltanat ve güçlü bir ordu vermiştir. Dolayısıyla verilen bu nimete karşılık O'na şükretmeliyiz. Bu da an- cak doğruyu izlemek ve Q'nun yolundan sapanları doğru yola davet etmekle olur. Kuşkusuz, bu iki fırkadan biri hak, diğeri ise baıoıldır. Bize düşen, hakkı bilip ona tabi olmak ve batılı bı:akmaktır.

        Ey Vezir! Cafer! ve Sünni alimlerinin ve ordu ko- mutanlarının, yazıcıların ve başka devlet memurlarının katılımıyla bir toplantı teşkil et. Toplantıda Sünni mez- hebin hak olduğu ispatlandığı takdirde Caferileri Sünni mezhebini kabullenmeye zorlarız.

        Vezir:

        - Caferller Sünni olmayı kabul etmezlerse, ne yapacaksınız?

        Melik:

        - Onları katlederiz.

        Vezir:

        - Müslümanların yarısını teşkil eden bir grubu öldürmek mümkün müdür?

        Melik:

      - Meseleyi halletmenin başka çözüm yolu var mı?

        Vezir:
     - Tabi, bu işten vazgeçmek...

       Burada Melikşah ile hikmetli vezirinin arasında ce- reyan eden değerlendirme sona erdi; ancak Melikşah o geceyi bu önemli konu etrafında düşünerek rahatsız bir şekilde sabahladı, sabah erkenden Nizamülmülk'ü çağıra- rak kararını bildirdi.

       - Her iki tarafın alimlerini davet edelim, yapılacak olan ilmi tartışmalar sonucu hakkın kiminle olduğu anlaşılacaktır.

        Eğer Ehlisünnet mezhebinin hak olduğu ispatlanırsa, Caferileri yumuşak ve hikmetli öğütlerle bu mezhebe davet eder; Peygamber efendimizin (s.a.a) izlediği cazip hediyeler verme metoduyla kalplerini kazanmaya çalışı- rız. Nitekim Resulullah da kafirleri İslam dinine ısındır- mak amacıyla onlara zekat veriyordu. Böylece biz de İslam'a ve Müslümanlara hizmet etmiş oluruz.

        Vezir:

        - Görüşleriniz çok güzel; ancak ben endişe duyuyorum.

        Melik:

        - Neden endişeleniyorsun?

        Vezir:

      - Caferllerin getirecekleri delillerle Sünnilere galip gelmesinden korkuyorum. Bu durumda Sünniler, mez- hepleri hakkında şüpheye düşecekler ve memleket teda- visi mümkün olamayan bir yara almış olacak.

        Melik:

        - Bu mümkün müdür? Ehlisünnet hak üzere değil mi?

        Vezir:

        - Evet. Ehlisünnet hak üzeredir; ancak bazen kanıdar haklının aleyhine olur.

        Melik, vezirin bu cevabından ikna olmayarak:
     - Hakkın tam olarak batıldan ayırt edilmesi için her iki tarafın alimlerinin bir araya getirilmesi gerekir.

        Vezir:

        - Böyle bir toplantının tertiplenmesi için bir ay süre gerekir, diye cevap verdi. Lakin Melik bunu kabul etmedi ve 15 gün içerisinde toplantının düzenlenmesi yolunda kesin kararını açıkladı.

       2. Bölüm

                            KONFERANSIN BAŞLANGICI

        Nizamülmülk bu müddet içerisinde tarih, fıkıh, ha- dis, usul ve mantık ilimIerinde kendilerine güvenilir 10 Ehlisünnet ve 10 Cafer! büyük alimini davet etti.

        Şaban ayında gerçekleşen bu toplantıya Bağdat şehrinde bulunan Nizamiye Medresesi ev sahipliği yaptı.

        Toplantıda şu hususların gözetilmesi gerektiği kararlaştırıldı:

        1- Toplantı, namaz, yemek ve istirahat vakitleri dışında, sabahtan akşama kadar aralıksız devam edecektir.

        2- İleri sürülecek görüşler kulaktan duyma şeylere değil, delillere dayandırılacak; güvenilir kitaplar, mute- ber senetler ve kaynaklar esas alınacaktır.

        3- Tüm konuşmalar kaydedilecektir.

        Belirlenen günde, Sultan, veziri ve ordu komutanları, kendi yerlerini aldılar. Ehlisünnet alimleri Sultanın sağ tarafında, Cafer! alimler de sol tarafında yerlerini aldılar. Toplantı vezirin konuşmasıyla başladı. Vezir konuŞması- na şu sözlerle başladı:

        Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

        Salatu selam Hz. Muhammed'e ve onun Ehlibeyti'ne ve ashabına olsun.

        Daha sonra sözlerine şunları ekledi:

        Tartışmalar edebe aykırı olmamalıdır. Hakka ulaş- mak hepimizin hedefi olmalıdır. Konuşmalarda hiçbir sahabeye sebbedilmemeli ve kötü olarak anılmamalı.

Sahabe Hakkında

 
       Ehlisünnet alimlerinin büyüğü olan Şeyh Abbas:
        - Ben bütün sahabeleri kafir bilen bir mezhebin mensuplarıyla tartışmaya girmem!

        Caferi ulemasının büyüğü olan Alevı:

        - Sahabeleri kafir bilen kimlerdir? diye sordu.

        - Siz Caferiler.

        - Bu sözün, hakikatle hiçbir ilgisi yok. Hz. Ali (a.s.), Abbas, Selman, İbn-i Abbas, Ebuzer, Mikdad ve başkaları ResuluIlah (s.a.s)'in sahabeleri değil midir? Biz onları kafir mi biliyoruz?

        - Benim bütün sahabe demekle kastettiğim Ebubekir, Ömer, Osman ve onların yolunu izleyenlerdir.

        - Sen şimdiki sözünle biraz önceki sözünü çürütü- yorsun! Hem Caferılerin, bütün sahabeleri kafir bildikle- rini, hem de bu sahabelerden bir kısmını kafir kabul et- mediklerini söylüyorsun.

        Burada Nizamülmü1k sohbete müdahale etmek iste- di;~ fakat Cafer! alimi, ona fırsat vermeyerek; "ey saygı- deger Vezir! Hiç kimsenin müdahele hakkı yoktur; ancak cevap veremez isek, o durumda müdahele hakkı doğar. Yoksa konu polemiğe dönüşür, kendi rayından çıkar, kavramlar birbirlerine kanştırılır ve değiştirilir ve sonuç- suz bir bahse dönüşür.

        Sonra Alevı sözüne devamla:

        - Ey Abbası, şimdi senin "Caferller, bütün sahabeleri kafir kabul ediyor" sözünün mesnetsiz ve delilden yoksun olduğu ortaya çıktı.

        Abbası cevap veremediğinden dolayı utançtan kıpkırmızı kesildi.

        - Bu konuyu geçelim; ancak siz Ebubekir, Ömer ve Osman'a sövmüyor musunuz?

        Alevı:

      - Cafernerden, onlara sövenler de, sövmeyenler de vardır. 1

        Abbası:

        - Ey Alevı, sen hangi gruptansın?

       - Ben onlara sövmüyorum; ama onlara sövenlerin de kendilerine göre mantıklan vardır. Ayrıca bana göre bunların bu'işi, ne küfre, ne de fasıklığa yol açar. Bu,
------------

        1- Şia alimlerinden hiçbirisi tarih boyunca Resulullah'ın ashabına sebbetmeyi caiz bilmemişlerdir. Bakınız, büyük Şia alimlerinden Muhammed Hüseyin Kaşiful-Gıta ne diyor: "Peygamberin ashabı o zamanda yeryüzünde bulunan en seçkin insanlardı." (Asl'uş-Şia ve Usuluha)

        Kadi Nuı'ul1ah Tustri de şöyle der: "Sebbetmekle lanet etmek farklı şeylerdir. Bazı Şiilerin yaptıkları, kötü olan sahabeye lanet okumaktır. Sebbetmek, kafire bile caiz değildir, nerede kalsın Müslümanım diyen kimseye." (es-Savarim'ul-Muhrika Fi'r-Redd-i Ala's- Savaik'il-Muhl'ika, s. ı

küçük günahlar kategorisine bile sokulmaz.

        Bunu duyan Abbası, Melik'e hitaberı:

        - Ey Melik bu adamın dediklerini duydun mu?

         Alevı:

        - Ey Abbası, senin Melik'e yönelerek bu şekilde hitap etmen bir demagojidir. Çünkü Melik bizi silah ve güce dayanarak birbirimize üstünlük sağlamaya değil, deliller ve kanıtlar hakkında konuşmak için bizi huzuruna toplamıştır.

         Melik:

         - Alevl'nin söylediklerine katılıyorum. Alevı'nin bu sözlerine karşı cevabın nedir ey Abbasi?

        Abbası:

        - Sahabeye söven kişinin kafır olduğu apaçık bir husustur.

        - Bu kadar kesin konuşma, dedi Alevı. Mesele, sana göre apaçık olabilir, bana göre konu dediğin gibi değildir. Sahabeye söven kişinin kafır olduğuna dair delilin nedir? Peygamber efendimizin (s.a.a) sövdüğü kişi laneti hakketmiyor mu? Sen bunu kabul etmiyor musun?

        Abbası:

       - Kabul ediyorum.

        Alevı:

       - Resulullah (s.a.a), Ebubekir ve Ömer'e lanet etmiştir.

        Abbasi:

       - Nerede lanet etmiştir. Bu, Resulunah'a (s.a.a) bir iftiradır!

       Alevi:

        - Ehlisünnet'in tarihçileri şöyle kaydetmişlerdir:

        "Peygamber (s.a.a), Usame b. Zeyd komutasında bir ordu düzenledi, ordu da Ebubekir ve Ömer'e yer verdi ve şöyle buyurmuştu': "Usarne'nin ordusundan ayrılan kimseye Allah lanet etsin."1  Fakat Ebubekir ve Ömer, bu buyruğa rağmen Usame ordusundan ayrıldılar. Böylece Resulullah'ın laneti ordudan ayrılan diğerlerini kapsadığı gibi, o ikisini de kapsadı. Resulullah'ın lanet ettiği kimseye Müslüman da lanet edebilir.

        Abbasi başını yere eğdi ve hiçbir şey söylemedi. Sultan Melikşah veziri Nizamülmülk'e:

        - Alevi'nin söyledikleri doğru mudur?

      Vezir:

       - Tarihçiler böyle rivayet ediyorlar.2

       Alevi sözlerine şunları ekledi:

       - Sahabeye sebbetmek haram olup küfrü gerektiriyor ise, niçin Muaviye b. Ebu Süfyan'ı tekfir etmiyor, onu fasık ve zalim olduğunu açıklamıyorsunuz? İmam Ali b. Ebu Talip'e (a.s) minberlerde lanet okutturan ve bunun
-------------
1- et-Tabakat'ul-Kübra, cA, s.66-68; Tarih-i İbn-i Haldun, c.2, sA84; es-Sire, İbn-i Hişam, cA, s.650.
2- Peygamber (s.a.a) Ebubekir ve Ömer'i, Üsame'nin komutası- na dahil ettiği halde onlar; Üsame'nin komutanlığına yüz çevirerek muhalif oldular. Bkz. İbn-i Sad'ın Tabakat'ı, c.2, sA1; İbn-i Asakir'in Tarih'i, c.2, s.391; Kenz'ül-Ümmal, c.l, s.312; İbn-i Esir'in el-Ka- mil'i, c.2, s.129

adet halini alıp tam 70 yıl sürmesine yol açan kişi, Muaviye b. Ebu Süfyan'dır. 1

        İşte burada Sultan bu konunun noktalanmasını ve başka bir konuya geçilmesini istedi.



Kur' an-ı Kerim Hakkında


        Abbasi:

     - Siz Caferllerin bidatlerinden biri de Kur'an-ı Ke- rim'i kabul etmemenizdir.

        Alevi şiddetle itiraz etti:

       - Tam aksine, siz Ehlisünnet'in bidatlerinden birisi Kur'an-ı Kerim'i kabul etmemenizdir. Çünkü siz Kur'an-ı Kerim'i Osman'ın mushaf haline getirdiğini söylüyorsunuz. Bu nasıl düşünülebilir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.a) kendi ashabına "Kur'an'ı hatmeden şahıs için şu kadar sevap vardır." buyurmuştur. ResuluIlah mushar haline getirilmeyen Kur'an'ın hatmedilmesini ve okunmasını mı emretmiştir? O güne kadar Müslümanlar dalalet içinde miydi ki Osman onları kurtuluşa erdirmiştir?

        Bu sözler üzerine Melik Vezire yönelerek:

        - Ehlisünnet, Kur'an-ı Osman'ın cem ettiğine mi inanıyor? Bu doğru mu?

        - Tefsirciler ve tarihçiler bu şekilde açıklamışlardır.

        Alevi sözlerine devam etti:
-----------------


1- Bkz. el-Kamil Fi't-Tarih, e.3; el-İkd'ul-ferid, cA; Şerh-u Nehe'il-Belağa, İbn-i Ebi'I-Hadid, cA, s.56-57; en-Nesaih'ul-Kafiye Li-men Tevella Muaviye, s.125-126; Tarih-i Taberi, e.6, 51. yılın hadiseleri bölümü; el-Kamil Fi't-Tarih, c.3.

        - Ey Melik! Caferller Kur'an'ın Hz. Peygamberin (s.a.a) döneminde cem olduğuna, bir harfin dahi eklenip çıkarılmadığı ve netice olarak da, Kur'an'ın tahrif olun- madığı görüşündedirler. Ancak Ehlisünnet Kur'an'da bir takım şeylerin artırıldığını ve bir takım şeylerin ondan çıkarıldığını, bir takım şeylerin öne geçirildiğini ve bir takım şeylerin tehir edildiğini, Kur'an'ın Hz. Peygamber (s.a.a) tarafından değil Osman'ın hakimiyeti ve emirliği döneminde cem edildiğini söylüyorlar.


                                                          İmamet ve Hilafet


        Abbası fırsattan istifade ederek şöyle dedi:

      - Ey Melik! Alevı'nin sözlerini işittin? Alevı Osman'ı halife değil, emir olarak nitelendiriyor.

        Alevı:

       - Evet, kesinlikle! Osman halife değildi!

       Melik böyle bir iddianın gerekçesini öğrenmek için: - Neden? diye sordu.

       Alevı:

       - Caferller, Ebubekir, Ömer ve Osman'ın hilafetinin hak olmadığına inanırlar.

        Melik hayretler içinde sordu:

        -Neden?
    
        Alevı:

       - Aslında Osman'ın halifeliği Ömer tarafından belirlenen 6 kişilik şura vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte bu 6 kişilik şuranın ikisinin veya üçünün Osman'ı desteklemesiyle Osman halife olmuştur. Os-

22

man'ın halifeliği Ömer'e dayanır. Ömer ise Ebubekir'in vasiyeti üzere hükümete erişmiştir. Demek ki, onun hali- feliği de Ebubekir'e dayanıyor. Ebubekir'in hilafete gelişi ise azınlığı teşkil eden bir grup! tarafından kaba kuvvete dayalı bir oldu bittiyle gerçekleştirilmiştir. Bu hilafet de gayr-i meşru bir oldu bittidir.

       Bu konuda Ömer "İnsanların Ebubekir'e olan biat1, cehalet devri adetlerinde olduğu gibi gaf1etten doğan tedbirsiz bir iş idi. Allah insanları bu işin şerrinden koru- du. Bundan sonra her kim böyle bir harekete yönelirse, onu öldürün.,,2 demiştir. Ebubekir meşhur bir sözünde "Beni bırakın. Ali içinizde varken, ben sizin en hayırlınız değilim." 3 der.

        Bu sebepten Caferller bu üç kişinin hilafetinin geçersiz olduğuna inanırlar.

        Melik Vezir'e yönelerek:

        - Alevınin Ebubekir ve Ömer'den naklettikleri doğru mudur?

       Vezir:

       - Evet, doğrudur. Tarihçiler böyle rivayet etmişlerdir. Melik:
------------

1- el-Kamil Fi't-Tarih, c.2; Tarih-i Taberi. c.3; Tarih-i Yakubı,
c.2; Tarih-i Ebi'l-Fida, c.2.

2- Şerh-u Nehc'il-Belağa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.I. Tarih'uJ-Hu- lefa, Suyulİ, s.67. el-Milel ve'n-Nihel, Şehristanı, s.7. Taberı Tarihi. c.I, s.446.

3- Sünnı alimlerinden Gfışd, et-Tecrit şerhinde ve diğerleri bu hadisi k:ıydetmişlerdir.

        - Madem ki gerçek böyle peki biz niçin bu üç kişi- ye saygı gösteriyoruz?

        Vezir:

       - Salih geçmişimize uy mak için.

        Alevi bu sözleri işitinçe Melik ve Vezire hitaben:

       - Vezirinize sorabilir misiniz hakka mı, yoksa geçmiş nesle tabi olmak mı gereklidir? Hakkı izlemeyen geçmişimize uymak, yüce Allah'ın şu sözünün kapsamına girmez mi? "Atalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi. " ı

        Melik Alevi'ye hitap ederek:

       - Bu 3 kişi Resulullah (s.a.a)'in halifeleri değil ise peki onun haliresi kimdir?

       Alevi:

       - Resulullah'ın (s.a.a) halifesi İmam Ali İbn-i Ebu Talib'dir.

        Melik:

       - Neden o? Alevi:

       -Çünkü Resulullah (s.a.a) kendisinden sonra İmam Ali b. Ebu Talib'i halife olarak tayin etmiştir ve bunu çeşitli münasebetlerde defalarca tekrar etmiştir.2 Mesela,

------------------
1- Zuhruf, 23
2- Resulullahlm (s.a.a) İmam Aliıyi (a.s) kendisinden sonra hali-
fe tayin etmesiyle ilgili hadisler yüzlerce kaynakta söz konusu edil- miştir. Bkz. Tarih-i İbn-i Cerir, c.2, s.562; Kenz'üI-Ümmal, c.6, s.392; Sünen-i Tirmizi, Sünen-i İbn-i Mace; Müsned-i Ahmed b. Hanbel; Müstedrek-i Sahihayn; Tefsir-i Kebir, Fahr-i Razi; es- Sevaik'ul-Muhrika.

24

Veda Haccından dönerken, Mekke ile Medine arasındaki Gadir-i Hum denen yerde, insanları bir araya toplayarak Ali'nin (a.s) elini kaldırmış ve "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım! Ali'ye dost olana dost ol, düşman olana düşman. Ona yardım edene sen de yardım et, ondan yüz çevirene sen de yüz çevir." demiştir.

        Sonra Peygamberimiz minberden inmiş (ve sayıları yüz bini aşan) Müslümanlara, "MüminIerin emiri olarak Ali'yi tebrik edin" diye buyurmuştur. O kalabalık da bir bir gelip, "Selam olsun sana, ey müminlerin emiri!" di ye- rek isteğini yerine getirmiştir. İşte bu sırada Ebubekir ile Ömer de Ali'nin yanına gelmiş ve kendisini tebrik et- mişlerdir. Ömer, "Ne mutlu sana ey Ebu Talib'in oğlu! Sen bugün benim ve kadın-erkek bütün müminlerin mevlası oldun." demiştir.l demek ki Peygamber'in (s.a.a) hak halifesi Hz. Ali'dir.

        Melikşah veziri Nizamülmülk'e döndü:

          -Alevi'nin dedikleri doğru mu?

        Vezir:

        - Evet, tarihçiler ve tefsir alimleri böyle yazmışlar.

        Melikşah:

        - Artık bu konuyu bırakın ve başka bir konu hakkında konuşun.
----------------------

1- Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i. cA, s.281; Fahr-i Razi, Tefsir- iKebir, Maide Suresi, 67. ayet; Hatip Bağdadı, Tarih-i Bağdad, c.8, s.290; İbn-i Hacer, es-Savaik'ul-Muhrika, s.108 ve daha birçok kay- nak.

4. Bölüm

KUR'AN'IN TAHRİF OLMASI MASALI

        Abbası:

       - Caferller Kur'an'ın tahrif olduğunu iddia ediyorlar.

        Alevı:

        - Tam aksine, siz Ehlisünnet içerisinde yaygın görüş budur.

        Abbası:

        - Bu, doğru değildir.

        Alevı:

        - Resulullah'a (s.a.a) putlar hakkında ayet~erin nazil olduğu ve sonra da bu ayetlerin neshedildiği ve Kur'an'dan çıkarıldığı sizin kaynaklarınızda kaydedilme mişmi?

        Melikşah vezire dönerek:

        - Alevı'nin iddiaları doğru mudur?

        Vezir:

        - Bazı müfessirler böyle zikretmişler.

         Melik:

        - Peki, biz neye dayanarak tahrif olunmuş Kur'an'a itimat ediyoruz.

        Alevı:

        - Ey Melik! Biliniz ki biz Caferller Kur'an'ın tahrif edildiğine inanmıyoruz. Bunu söyleyen yalnız Ehlisünnet tarihçileridir. Buna binaen bize göre Kur'an güvenilirdir. Lakin SünnIlerin sözleri nazar-ı dikkate alınırsa, Kur'an'a güvenilemez.

        Abbası:

        - Buna benzer hadisler, Caferi alimlerin yazmış ol- dukları kitaplarda da kaydedilmiştir.

        Alevı:

        - O hadislere gelince:

        Birincisi,
o hadisler çok az- dır.

        İkincisi,
o hasisler CaferIleri lekelemek amacıyla düşmanları tarafından uydurulmuştur.

        Üçüncüsü, o ha- disler senet ve ravi bakımından güvenilir değildirler. ı
Dolayısıyla alimlerden bunun aksini iddia edenlerin söz- lerine itibar edilmez. Mektebimizin öncüleri ve değerli alimleri kesinlikle Kur'an'ın tahrif olunmadığını bu fikre sahip olanların dalalette olduklarını beyan etmişlerdir. 2
-------------------

1- Şia'da Kur'an-ı Kerim'in tahrifiyle ilgili olarak nakledilen ha- disler İmam Sadık'ın (a.s) diliyle lanet edilen ve Gulat'tan olan Seyari'ye ve Kesir b. Ayyaş'a ve birtakım zayıf ravilere dayanır. BU yüzden Şia alimlerinin ittifakıyla bu hadislerin hiçbirine itibar edil- mez.

2- Bkz. İtikadat-i Şeyh Saduk, s.92-93; Evail'ul-Makalat, Şeyh Müfid, s.55-56.

5. Bölüm

               ALLAH'I GÖRMEK VE Q'NUN SIFATI HAKKINDA

        Seyyid Alevi:

        - Ehlisünnet, yüce Allah'ın şanına layık olmayan şeyleri Q'na izafe ediyorlar.

        Abbasi:

        - Bir misal verebilir misin?

        - Mesela, sizler, Allah'ın cisminin olduğunu, insan gibi gülüp ağladığını, el, ayak, gözünün olduğunu, kıya- met günü ayağını cehennem ateşine indireceğini, gökler- den dünyanın semasına kendi merkebiyle indiğini yüce Allah'a isnat ediyorsunuz.)
--------------------

1 - Kur'an-ı Kerim'de yüce Allah'ın sıfatlarıyla ilgili olan örneğin istiva=yönelme, yüz, iki el, gelmek, gitmek, üst... vb. ifadelerden, maddı şeylerle ilgili kullanıldığında anlaşılan anlamı algıladılar. Dolayısıyla bu içeriği taşıyan hadisler uyduruldu ve Peygambere isnat edildi. Bunların çoğusu Tevrat'tan alındı... Bu hususta Ümey- yeoğulları ve Abbasoğullarının padişahları da onlara yardımcı oldu- lar. Böylece Ehlisünnet Kur'an'ın müteşabih ayetleri hakkında büs-


bütün bocalayıp kaldılar. Bu konuda bkz. Şehristani'nin el-Milel ve'n-Nihel adlı eserine, s.44-45.
Kazı şöyle demiştir: "Alimler (yani Ehlisünnet alimleri) uykuda Allah'ı görmenin mümkün olduğu hususunda ittifak etmişlerdir; insan O'nu, O'na yakışmayan cisim niteliklerine sahip bir sıfatla görse bile... (Bkz. İmam Nevevi, Şerh-i Sahih-i Müslim, c.15 s.25)
Aşaire ekolünün kurucusu Ebu'l-Hasan Eş'ari yüce Allah'ın iki elinin olduğunu bazı ayetlerin zahirini kanıt göstererek ispatlamaya çalışmıştır. Örneğin, "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir." (Fetih, 10) Ve "İki elimle yarattığım..." (Sad, 75) ve "Onun iki eli açıktır." Daha sonra bir takım hadisleri kanıt olarak göstermiştir. Örneğin "Şüphesiz Allah Adem'i kendi eliyle yarattı, Adn cennetini kendi eliyle yarattı, Tevrat'ı kendi eliyle yazdı ve Tuba ağacını kendi eliyle dikti... " Daha sonra şöyle der: Böylece yüce Allah'ın, şekli bize belli olmayan eli olduğu kanıtlanmış oldu. (Bkz. el-İbane rı Usul'id- Diyane, Ebil Hasan Eş'ari, s.60-61. Ve yine bkz. el-Milel ve'n-Nihel, Şehristani, s.39-40.
Bize göre, yüce Allah ile ilgili olarak ayet ve hadislerde geçen
bu ifadeler kinaye ve mecaz türündendirler. Şu ayette olduğu gibi: "Yahudiler, Allah/ın eli kolu bağlıdır dediler. Elleri kolları bağlan- sın ve söyledikleri sözden ötürü onlara lanet olsun. Tersine onun iki . eli de açıktır." (Maide, 64) Bu ayette hem Yahudilerin, hem de yüce Allah'ın sözünde geçen elden maksat, bağışta bulunma ve rızk ver- mektir. .
Kanıt olarak ileri sürülen hadise gelince, bu hadis uydurmadır. Bu hadisin doğru nakli şöyledir: Resuluılah (s.a.a) kölesinin yüzüne vurup ona "Allah senin ve sana benzeyenin yüzünü çirkinleştirsin." diyen Ensar'dan birinin yanından geçiyordu. Resuluılah "Ne kötü söz söylüyorsun. Çünkü Allah Hz. Adem'i onun şeklinde yaratmıştı. (Yani yurulan kölenin şeklinde yaratmıştı)" buyurdu. Bkz. Mesabih'ul-Envar rı Hall-i Muşkilatlil-Ahbar, Seyyid Abdullah Şubber, c.3 s.206; Tenzih'ul-Enbiya, Seyyid Murtaza, s. 127. Buna yakın ifadelere Nasiruddin Albani'nin Silsilet'ul-Ahadis'is-Sahiha (c.2 s.544 H: 862) adlı eserinde yer verilmiştir.

        Abbası:

        - Evet, burada şaşılacak ne var ki? Kur'an bunu kendisi bildiriyor. Mesela "Rabbin geldi. "ı deniyor. "O gün incikten açılır." 2 buyurulmuştur veya" Allah 'ın eli onların eli üstündedir." denmiştir.3 Bize ulaşan bir ha- diste "Allah'ın, ayağını cehennem ateşine indireceği" haber verilir.

        Alevı: - Bu içerikteki hadisler uydurmadır, Allahla iftiradır!

        - Ebu Hüreyre ve benzerleri bunu Resuluılah adına uydurmuşlar. Ömer bile, Ebu Hüreyre'nin hadis naklet- mesini yasaklamıştı.4

        Sultan Melikşah, vezirine sordu:

       - Ömer'in Ebu Hüreyre'ye hadis naklini yasaklaması doğru mu?

       Vezir:
----------------------------

Hz. Ali (a.s) AlIah'ın sıfatları hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah'ı vas/eden, O'nu o sıfata yanaşık kı/mış olur. Onu yanaşık kılan, O'nu iki/emiş olur. O/nu ikileyen, O'nu parçalara bölmüş olur. O'nu parçalaril bölen, O'nu tanımamış olur. O'nu tanımayan, O/na işaret etmiş olur. O'na işaret eden, O'nu sınırlamış olur. O'nu sınır- layan, O'nu sayıya sokmuş olur... "(Nehc'ül-BeIağa, H.I)
1- Fecr, 22
2- Kalem, 42
3- Fetih, LO
4- Bkz. Ebu Hüreyre, Mahmud Ebu Reyye, s.1O3; el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.S, s. i 06.


       - Evet, pek çok tarihçi kitabında bu olaydan bahseder.

        Melik:

        - Peki o zaman biz Ebu Hüreyre'nin hadislerine ne diye güveniyoruz?

        Vezir:

       - Çünkü alimler onun hadislerine güvenmiştir de ondan.

        Melik:

        - O halde bu alimler Ömer'den daha üstün olmalılar. Çünkü, Ömer Peygamber'e (s.a.a) istinaden uydurma hadis nakleden Ebu Hüreyre'ye hadis naklini yasakladığı halde alimler onun hadislerini alıyor ve kabul ediyorlar.

        Abbasi söz isteyerek Alevi'ye şu soruyu yöneltti:

       - Varsayalım ki, yüce Allah hakkında rivayet edilen böyle hadisler, doğru ve güvenilir değil, peki Kur'an a- yetlerini ne yapalım? Onlarda mı uydurma?


                                          Muhkem ve Müteşabih Ayetler

Alevı:
- Kur'an'da muhkem ayetler vardır, müteşabih a- yetler vardır. Muhkem ayetlere Ümm'ül-Kitap (Kitabın Anası) denir, onun zahiriyle amel edilir. Yani anlamları çok açıktır, ayrıca yoruma ihtiyaç olmaz. Müteşabih a- yetler ise farklıdır. Mecaz, kinaye ve takdir bakımından, belagatın gereklerine göre açıklanması lazımdır. Aksi takdirde aklı ve şer'i bakımdan yanlış sonuçlar doğurur. Mesela, az önce muhterem Abbasl'nin misalolarak ver-diği ayet böyledir. Fecr Suresi'nin 22'nci ayetidir ve zahiren akla ve şeriata zırtır, yani görünüşteki anlamıyla ka- bul edilmemelidir, çok daha farklı ve derin bir anlam taşıdığı bilinmelidir. Fecr SUIiesi 22'nci ayetinin zahiri anlamı, Allah'ın tıpkı bir cisim gibi kütleye sahip olduğu şeklindedir. Oysa yüce Allah mekanla sınırlanamaz. Za- man kavramı içine sokulamaz. O her zaman, her yerde vardır. Aksi halde, semada olduğu zaman yeryüzünde, yeryüzünde olduğu zaman da semada bulunamayacağı düşünülecek, böylece akla ve şeriata aykırı bir sonuca varılacaktır.. .

        Abbası, bu güçlü mantık karşısında şaşırıp kaldı. Biraz sonra şöyle dedi:

        - Biz bunu kabul etmiyoruz. Ayetlerin zahiri anlamı bizim için ölçüdür.

        Alevı:

        -Müteşabih ayetleri ne yapalım o zaman? Kaldı ki, Kur'an'ın her ayetinde zahiri anlamı esas almak mümkün değildir. Aksi takdirde senin yanında oturan Şeyh Ahmed Osman'ın (Ehlisünnet alimlerinden olup gözü kördü) cehennemlik olması gerekiyor!

        Abbası:

       - Bu da ne demek oluyor, ey Alevi?

        Alevı:

         -Yüce Allah Kur'an'da şöyle buyurur: "Her kim bu dünyada kör ise, ahirette de kör ve daha da sapmış olacaktır. " 1[Senin dediğin gibi bu ayetin zahiri anlamını esas alırsak, bu dünyada ne kadar kör varsa,
---------------

1- İsra, 72

öbür dünyada bunların hepsi yine kör ve sapmış olacak.] Bunu kabul eder misin ey Şeyh Ahmed?

        Şeyh Ahmed:

     - Asla! O ayetteki kör kelimesinden (bildiğimiz manada gözleri görmeyen kastedilmemiştir) hak yoldan sapanlar kastedilmiştir.

       Alevı:

     - Demek ki, Kur'an ayetlerinin hepsinde zahiri ma- nayı esas alıp değerlendirme yapmak doğru değildir. İşte burada tartışma gerginleşti, sürekli Alevı Abba- sl'yi delillerle susturuyordu. Sonunda Sultan Melikşah yeni bir konuya geçilmesinin istedi.

        6. Bölüm

                                   CEBİR VE İHTİYAR HAKKINDA

        Alevı:

      - Ehlisünnet'in yüce Allah'la ilgili yanlışlarından bi- ri de, Allah'ın kendi kullarını günah ve haram işlemeye mecbur ettiğini, sonra da onları bu amellerden dolayı cezalandıracağını söylemenizdir.

        Abbası:

       - Bu doğrudur. Çünkü, yüce Allah Kur'an'da buyuruyor ki: "Allah kimi saptırırsa, onun için bir yol gösterici yoktur."1 , "Allah kalplerini... mühürlemiştir."2

        Alevı:

       - Bunun Kur'an'da geçtiğine dair sözüne gelince, Kur'an'da kabullenmemiz gereken mecazi manalar ve kinayeler vardır. Delaletten maksat, yüce Allah'ın günahkar insanı kendi başına bırakması ve delalete düşene kadar ona süre tanımasıdır. Tıpkı bizim ifadelerimizde ol-
-------------------

1- Gafir, 33
2- Nahl, 108


duğu gibi, "hükümet halkı bozdu." Halbuki maksat hü-kümetin onları önemsememesi ve onlarla ilgilenmemesidir. Bu birincisi.

        İkincisi; yüce Allah'ın şu sözlerini duymamış mısın? "Allah kötü işleri emretmez" l; "Biz ona yolu gösterdik: Ya şükredici veya nankör olur." 2; "Ona iki tepeyi (hayır ve şerrin yolunu) gösterdik." 3

        Üçüncüsü; yüce Allah'ın günahı emredip sonra insanları cezalandırması akli açıdan yanlıştır. A vam halk için böyle bir şey düşünülemez iken yüce ve adil Allah hakkında nasıl düşünülebilir. Allah zalim ve müşriklerin dediklerinden münezzehtir.

        Melik dayanamadı:

        - Hayır, hayır olamaz böyle bir şey. Yüce Allah insanları günah işlemeye mecbur ettikten sonra onu bu günahlardan dolayı cezalandırmaz. Bu, bizzat zulümdür. Yüce Allah ise zulüm ve fesattan münezzehtir. Çünkü şöyle buyurmuştur: "Hiç şüphesiz Allah kullara zul-metmez."4 Ehlisünnet alimlerinin bu görüşü savunduklarını sanmıyorum.

        Sonra vezirine döndü:

        - Sünniler Abbası'nin bu sözünü savunuyorlar mı?

        Vezir:
---------------------

1- A'raf, 28
2- İnsan, 3
3- Beled, 10
4- AI-i İmran, 182


        - Evet, Ehlisünnet alimleri arasında meşhur görüş, budur.

        Melik:

       - Aklın kabul etmediğini onlar neye dayanarak kabul ediyorlar?

        Vezir:

       - Bu hususta bir takım tevil ve kanıtlar ileri sürüyorlar.

        Melik:

       - İleri sürülen tevil ve kanıt ne olursa olsun, Alevl'- nin sözü çürütülemez. Yüce Allah'ın hiç kimseyi küfiir ve isyana mecbur etmesi, sonra da onu cezalandırması düşünülemez.


        7. Bölüm

                                  PEYGAMBERE  İFTİRA

        Alevi:

        - Sünniler, Hz. Muhammed'in kendi peygamberli- ğinden şüpheye düştüğünü söylerler.

        Abbası şiddetle itiraz etti:

        - Bu, doğru değildir.

        -Kitaplarınızda Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmiyor mu? "Cebrail (a.s) bana her geç geldi- ğinde, ben onun Ömer b. Hattab'a gönderildiği sanısına kapılırdım. ff/ Halbuki Kur'an'da birçok ayet, yüce Allah- 'ın Peygamberden (s.a.a) kendi peygamberliği için ahit aldığını bildirmektedir.

        Melik, vezirine yönelerek:

      - Bu hadisin Sünnı kaynaklarda mevcut olduğu doğru mu? .

       Vezir:

       -Evet, bazı kitaplarda bu hadis rivayet edilmiştir.
-----------------------

         ı - Şerh-u Nehc'il-Belaga, tbn-i Ebi'I-Hadid. c.2, s. 178.


Melik:

        - Bu, küfrün ta kendisi! Kendi nübüvveti hakkında şüpheye düşen birine nasıl iman edebiliriz!

       Alevi söze girdi:

       - Ehlisünnet kitaplarında şu da nakledilir: "Hz. Peygamber (s.a.a) def ve zuma çalanları izlemesi için, Ayşe'yi omuzuna çıkarmış." Böyle bir davranış, o hazretin makamına yakışır mı?

        Abbasi:

          - Bu davranışın onun makamına yakışmayacak hiç- bir yönü yoktur.

        Alevi:

        - Sen normal bir insan olarak eşini def ve zuma çalanları izlemesi için sırtına çıkarır mısın?

       Abbasi:

        - Bu rivayeti tevil etmek gerekir.

       Melik:

        - Bu rivayet tevile açık mı ki? bir azıcık haya ve if- fet sahibi olan insan böyle bir şeye razı olmaz. Nerde kaldı ki Hz. Resulullah (s.a.a) böyle bir şeyi kabullensin! Oysa o ahlak ve hayanın timsalidir. Bu olayın Ehlisünnet kaynaklarında yer aldığı doğru mu?

        Vezir:

        - Bazı Ehlisünnet kaynaklarında yer almıştır.

        Alevi:

        - Ey Melik, Ehlisünnet'in ne tür hurafelere ve batıl şeylere inandığını görüyorsunuz değil mi?

        Abbasi:

     - Hangi hurafe ve bidatlerden bahsediyorsun?

        Alevi:

      - İnandığınız şeyleri açıl}ladım ya! Siz diyorsunuz ki:

        1) Yüce Allah'ın insan gibi eli, ayağı vardır; onun gibi yürür ve durur.

        2) Kur'an tahrif edilmiştir. Bir takım eklemeler yapılmış, bir takım şeyler de çıkarılmıştır ondan.

        3) Peygamberimiz (s.a.a), Ayşe'yi omuzuna çıkarma- sı gibi normal insanların bile yapmayacağı davranışları yapmıştır.

        4) Resulullah (s.a.a), kendi peygamberliği hakkında şüpheye düşmüştür.

        5) Hz. Ali b. Ebu Talib'den (a.s) önce hükümete eri- şen insanlar bu makama baskı ve kılIç zoruyla gelmişler. Onların hükümeti meşru değildir.

        6) Kitaplarınızda, Ebu Hüreyre ve onun gibi hadis uyduranların/hadisleri rivayet edilir ve onlara itibar edilir. Açıklarhadıgım daha nice hurafelere inanıyorsunuz.

        Melikşah:

        - Bu konu hakkında bu kadar tartışma yeter. Başka bir konuya geçin.


        8. BÖLÜM

                    ABESE SURESİ KiMİN HAKKINDAİNDİ?

        Seyyit Alevı:

      - Ehlisünnet, normal bir insana dahi yakışmayan hareketi Peygambere (s.a.a) isnat ediyorlar.

        Abbası:

        - Ne gibi mesela?

        Alevı:

        - Abese Suresinin Peygamber (s.a.a) hakkında indiğini söylüyorsunuz.

        Abbası:

       - Bunun bir sakıncası mı var?

     Alevı:

       - Bu iddianız Kuran'la çelişiyor. Kur'an O Hazretin hakkında, "Doğrusu sen yüce bir ahlak üzeresin" 1 ve "Ey Muhammed, biz seni ancak alemlere rahmet ola-
-------------------


1- Kalem, 4

rak gönderdik. "1 buyuruyor. Yüce Allah o resulünü yüce ahlak üzere olmakla nitelerken nasıl olur da o resul, kör olan bir mümine insanlık dışı bir tavır takınır?

        Bu görüşü Melik de destekledi:
     - İnsaniyet elçisi ve alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.a) hakkında böyle bir şeyasla düşünülemez. Peki, ey Alevi, bu sure kimin hakkında inmiştir.

       Alevı:

       - Kur'an'ın evlerinde nazil olduğu Ehlibeyt'ten (hepsine selam olsun) bize ulaşan sahih hadislerde bu surenin Resuluılah (s.a.a) değil, Osman b. Affan hakkın- da nazil olduğu kaydediliyor. İbn-i Ümm-i Mektum a- dında birisi, Resulullahlın (s.a.a) huzuruna girerken Os- man b. Affan'ın yüzünü ekşitip başını ondan çevirmesi üzerine bu sure inmiştir.

        Bu arada Caferı alimlerden Seyyit Cemaleddin, bu sureyle ilgili konuşmak istediğini belirterek s

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !